Sinema Filmi Nasıl İzlenir?

14/12/2018 - MESUT KESKİN
Günümüzde bazı filmleri anlamak zordur. Hiçbirimiz yaklaşık 2 saatimizi bir filme ayırıp da ekranın başından yönetmenin söylemek istediği şeyleri anlamamış olarak kalkmak istemez. Peki nedir bu film izlemenin incelikleri? Bir sinema filmini nasıl daha iyi anlayabilir, nasıl daha doğru izleyebiliriz? Bu yazımızda bu konuda sizlere yardımcı olabilmeyi umuyoruz.
Sinema Filmi Nasıl İzlenir?

Sinema, sanat dalları arasında en genç ve en teknolojik olanı. 20. yüzyılın başında icat edilen ve o günlerde yalnızca saniyelik filmlerin oynatıldığı sektör; günümüzde hem hitap ettiği kesim, hem ekonomik değeri, hem de perdede işlediği konular bakımından çağ atlamış, çağ atlarken de dünden bugüne uzanan kimi özelliklerini muhafaza ederken modern dünya etkisiyle yeni yeni özellikler de bünyesine katmıştır. Bu özelliklerden kasıt 3 boyutlu gösterimler, özel efektler ya da ses kalitesinin artması değil; bir sinema filminin özünü oluşturan anlatılardaki hem edebi gelişmelerden ileri gelen senaryo ve anlatısal yenilikler, hem de sinemaya özgü bir enstrüman olan kamerayı bir kalem misali kullanırkenki yeni stratejiler. Bu yenilikleri sinemadaki bilgi birikiminin her geçen gün artmasına ve daima “yeni”nin aranmasına bağlayabiliriz. Doğal olarak da sinema, eskiden iyi ve kötü adamların kim olduklarının giydikleri kıyafetlerin renklerinden dahi belli olduğu (örneğin High Noon, 1952, Fred Zinnemann) tabiri caizse “anlaması kolay” (ama elbette çok değerli) filmlerden bugün karmaşık, takibi zor, pek çok modern referans içeren sembolik anlatımlara evrildi. Dolayısıyla artık kimi filmlere yalnızca filmin perdeye yansıtıldığı birkaç saati ayırmak yetmiyor; filmin üstüne düşünmek, kamera hareketlerini dahi okuyarak yönetmenin meramını çözmeye çalışmak ve tabiri caizse filmi biter bitmez “tüketmiş” olmamak gerekiyor. İşte bu hususta, biz de elimizden geldiğince bir filmin izleyiciler tarafından nasıl daha iyi kavranabileceğini madde madde anlatmaya çalışacağız.


1) Olay örgüsünün takibi

Amacı sinema paradigmalarını yıkmak olmayan kimi deneysel filmler hariç, hemen her filmin bir iskeleti vardır. Bu iskelet, ana çizgilerle 3 bölüme ayrılır: Kuruluş, Mücadele ve Çözüm.

Kuruluş, izleyicinin film evrenine adapte olabilmesi ve filmin bir kurgu eseri olduğunu mümkün mertebe reddetmesi amacıyla izleyiciye filmin kapılarını açan, filmin geçtiği dönemi ve mekânı tanıtan aynı zamanda izleyiciyi karakterlerle de tanıştıran başlangıç fazıdır. Kuruluş fazını sona erdiren ve ikinci bölümü başlatan olay, “1. kırılma noktası” olarak adlandırılır. Bu kırılma noktasından itibaren film evrenini kafamızda resmettiğimiz o dönem son bulur ve olaylar bu evrenin içinde iyiden iyiye gelişmeye başlar.

Mücadele fazında filmi tabiri caizse hareket eder ve gelişir. Amaç, 1. Kırılma noktasıyla yıkılan ilk düzenin yerine bir yenisini oturtmaktır. Bu düzenin oturmasını sağlayacak olan şey ise “2. Kırılma noktası” olur. 2. Kırılma noktasına kadar durmaksızın ilerleyen aksiyon ve gelişme, sonunda meyvelerini verir ve film çözülme faslına girer. Çözülme fazıyla ise yeni bir düzen kurulur.

Bu kavramlardan bahsetme sebebimiz, bir filmin iskeletini ve anlatısını anlayabilmek için gidişatı nelerin etkilediğini ve filmin nerelerden kırıldığına dair izleyicinin mutlaka tetikte olması gerektiğinin altını çizmek. Zira ancak ve ancak izlenilen filmin ilerleyişinde pay sahibi olan noktaların doğru tespiti ve analizi ile hikâye tamamiyle kavranabilir.


2) Karakter gelişiminin doğru analizi

Filmdeki her karakter, Kuruluş ve Çözülme bölümleri arasında değişir. Bu değişimlere sebep olan noktalara bir üstteki maddede değindiğimize göre, bu değişimlerin karakterler üzerindeki etkilerini de doğru takip analiz etmeliyiz. Mesela filmin başında evinde perde olmayan karakterin, film sonunda gittiği yerlerde perdeyi kapatmak istemesinden daha kritik nasıl bir değişim olabilir? (Blood Simple, 1984, Joel Coen & Ethan Coen) Bu değişimler, psikolojik olarak pek çok şey söyler. Bunların üzerine düşünüp, filmin karakterleri nereden nereye taşıdığını doğru saptamak, yönetmenin anlatmak istediği hikâyeyi tam olarak kavramaya uzanacak olan yoldaki bir başka gereklilik.


3) Kurgusal bağlantıların saptanması

Kendi sinema dilini oluşturmuş olan otör yönetmenler, eserleri arasında bir omurgaya sahip olur. Anlatımları David Fincher gibi doğrudan ya da David Lynch gibi dolaylı olsa da filmlerinin içindeki her sahnenin bir anlamı, bir görevi vardır. Bu nedenle, kurgusal olarak alakasız görünen ve ilk bakışta anlatıya etkisi olmadığı düşünülen her sahnenin bir amacı vardır. Size böyle hissettiren sahneleri kolayca atlamayıp, filme ne gibi bir katkısı olabileceğini düşünmek hem filmin sizin üstünüzdeki etkisini hem de sizin filmden aldığınız keyfi artırır.

Elbette bu sahneleri daha iyi anlayabilmek için kendi tarzına sahip olan bu yönetmenlerin hayat hikayelerini az çok bilmek ve filmografilerine büyük oranda hâkim olmak gerekir. Örneğin Seven Samurai (1954, Akira Kurosawa), Kurosawa tanınmadan izlendiğinde gücünün belki de yarısını kaybeden bir eserdir. Kurosawa’nın abisiyle olan usta-çırak ilişkisini ve abisinin ölümünden sonra yaşadıklarını bilerek izlemek ise, Seven Samurai gibi yönetmen özelindeki filmlerin daha iyi içselleştirilebilmesini sağlar.


4) Renk paletinin ve müzik seçiminin gözlemi

Renklerin film anlatıları için kritik önemleri vardır. Bu nedenle bir sahneye hâkim olan renklerin neyi sembolize ettiği üzerine düşünmek ve teoriler kurmak, sizin doğru yola sokabilir. Örneğin pek bilim-kurgu eseri evrenine donuk bir mavi hakimdir. (Gattaca, 1997, Andrew Nicol) Bu donuk mavi, insanlar arasındaki iletişimin iyiden iyice aksadığını, teknolojinin duyguları “steril” hale getirdiği ve duygusuz bir çevre yarattığını yansıtır. Aksine kırmızı ise (In the Mood For Love, 2000, Wong Kar-wai) bastırılan veya bastırılmayan duyguların yoğunluğunu filmin dokusuna yansıtır. Renkler, senaryo ve oyunculuğa destek veren çok özel bir sayfadır.

Benzer şekilde film müziklerinin o anda o sahnede olmasının da bir nedeni vardır. Hele ki bu müzikler söz içeriyorsa, müziği anlayıp filmi ona göre yorumlamak izleyiciye bir dayanak noktası sağlar. Wes Anderson gibi renkler ve müziğe büyük anlam yükleyen yönetmenler, seçtikleri şarkılar üzerine büyük zaman harcar ve bu çabayı göz ardı etmemek filmi anlayabilmek için gereklidir. Anderson’ın The Royal Tenenbaums’u (2001), genelde Anderson’ın tek-nokta-perspektifi ve dengeli-simetrik çekimleriyle meşhur olsa da renk ve müzik kullanımıyla da anlatısını güçlendirir ve derinleştirir.


5) Film üstüne okumalar yapmak

Sinema üstüne eğitimler alan, kendilerini geliştiren kişiler kimi ortamlarda yazılar yazar. Günümüzde internet üzerinden bilgiye erişim elbette çok kolay. Bu kolaylığın her avantajları, hem de dezavantajları var. Dezavantajlarından birine, özellikle sinemaya dair bilgi kirliliğinin ve liyakate uygun olmayan yazıların pek çok internet ortamında okuyuculara sunulduğunu söyleyebiliriz. Böyle bir ortamda, film üzerine okuma yapmak amacıyla doğru kaynakların seçimi kritik önem taşımaktadır.

Usta sinema eleştirmeni Roger Ebert’in ölümünden sonra çevresi ve öğrencileri tarafından devam ettirilen https://www.rogerebert.com/, sinemaya dair en değerli yazıların nakşedildiği ortamlardan biridir. Güvenilir ve köklü bir site olan RogerEbert.com, film sonrasında yapılacak okumalar için en doğru adreslerden biri.

Ülkemizde ise www.perasinema.com, https://www.filmloverss.com/ ve Altyazı Dergisi işini bilen insanlardan oluşmuş olan kaliteli adresler.



Diğer Blog Yazıları